hanns eisler

bilim ve gelecek dergisi, nisan 2004 tarihli sayısında, m. halim spatar tarafından aşağıdaki yazı yayımlanmıştır.

Hanns Eisler toplumsal ve politik mesajı olan sanatın yolunu açan bestecilerden belki de birincisidir. Herhalde sanat anlayışı ile ideolojik düşüncelerinin örtüşmesinden olacak, müzik tarihi ve müzik kitaplarında yaşamöyküsüne ya hiç rastlanmaz ya da kısaca geçiştirilir. Oysa pek çok yapıt vermiş; oyun müzikleri, film müzikleri bestelemiş; müzik sanatı üzerine çok düşünmüş; müziğin işlevsel olmasını vurgulamış ve doğru bildiği sanat an/ayışı uğruna elit besteciler arasında yer almayı önemsememiş bir müzikçiydi.

1951 Dünya Barış ve Gençlik Festivali'nde, Doğu Berlin'in büyük bölümü henüz yıkıntı halinde; ayakta kalan yapılar, duvarlar, mermi izleriyle dolu. Konuk olarak kaldığımız Franz Liszt Schule'den (Frans Liszt Okulu) Haus der Weltjugend'de (Dünya Gençlik Evi) yapılacak bir açılış toplantısına yetişmek için koşturasıya yürüyoruz. Taşıt hemen hemen yok. Geçen bir-iki motorlu araç ya Sovyet Ordusu'na ya da resmi dairelere ait. Neyse ki gideceğimiz yer yakın. Binanın kapısından hızla giriyoruz. Biriyle çarpıştım. Birbirimize yol vermek ve özür dilemek için duraladık. Sakallı, tepesi saçsız, gözüme yabancı gelmeyen biriydi. Koşturup arkadaşlara yetiştim. içerde asılı fotoğraflardan, birden kiminle çarpıştığımı anladım. Alman Demokratik Cumhuriyeti Başbakan Yardımcısı ve Almanya Sosyalist Birlik Partisi (DED) Birinci Sekreteri Walter Ulbricht'miş. Önemli biriyle çarpışmışım yani. Bununla kalmadı.

Fuayeden acele geçerken, yanda oturan bir grup arasında yazar Anna Seghers'e gözüm ilişmişti. Seghers'i birkaç gün önce, Nazım'ın yanında, Fransız yazar Dominique De Santi ile birlikte görmüştüm. Seghers'in yanında ayakta duran, bir eli cebinde bir şeyler anlatan, şişmanca, tıknaz , saçı dökük, gözlüklü biri daha vardı. Herhalde o da yazar-çizer takımındandır diye geçmişti aklımdan. Tanıdığım biri değildi. Ama nedense aklımda olduğu gibi kalmış.

Toplumsal ve politik mesajlı müzik yaparsan, tarihten silinirsin...

Marianne Kesting'in 1985'te Alan Yayıncılık tarafından yayımlanan Brecht başlıklı kitabını okurken fotoğraflardan birine gözüm takıldı; benim gördüğüm kişinin tıpkısı, üstelik tam da benim gördüğüm açıdan çekilmiş. fotoğrafın altında: "Kuhle Wampe filminin hazırlık çalışmaları: Brecht, Hanns Eisler ve Slatan Dudow" diye yazılı. Yani, ben kafamda bu iki imgeyi yapay olarak özdeşleştirmemişsem, Anna Seghers'in yanında gördüğüm kişiyi tam 34 yıl sonra tanımış oluyordum. Oysa Hanns Eisler, bizlerin besteci ve devrimci sanatçı olarak 1946'lardan bu yana müziklerinden tanıdığımız bir besteci; Lenin-Requiem (1936; Lenin Ağıtı), Komintemlied'i (Komintern Şarkısı), Einheitsfrontlied'i (Birleşik Cephe Şarkısı) gibi parçalarını hem dinler, hem söylerdik.

Müzikçi olsun, dinleyici olsun, bugün politikadan kaçmak isteyen herkes müziği, sığınılacak bir sanat olarak düşünüyor. Oysa Hanns Eisler toplumsal ve politik mesajı olan sanatın yolunu açan bestecilerden biri, belki de birincisidir. Herhalde sanat anlayışı ile ideolojik düşüncelerinin örtüşmesinden olacak, pek çok müzik tarihi ve müzik kitabında Eisler'in yaşam öyküsüne ya hiç rastlanmaz ya da kısaca geçiştirilir. Oysa pek çok yapıt vermiş; oyun müzikleri, film müzikleri bestelemiş; müzik sanatı üzerine çok düşünmüş; müziğin işlevsel olmasını vurgulamış ve doğru bildiği sanat anlayışı uğruna elit besteciler arasında yer almayı önemsememiş bir müzikçiydi.

yahudi baba, hıristiyan anne, devrimci kardeşler...

Eisler 6 Temmuz 1898'de Leipzig'de doğdu, Viyana' da büyüyüp yetişti. Babası Avusturyalı filozof Rudolf Eisler; annesi, babası kasap olan Marie Ida Fisher'di. Babası Yahudi, buna karşılık annesi Hıristiyandı. Ailenin 3 çocuğunun en küçüğüydü. Ağabeyi Gerhard ve ablası Berlin'de profesyonel devrimcilerin saflarına katıldılar.

Eisler 1919'da Karl Weigl'in öğrencisi olarak Yeni -viyana Konservatuvarı'na girdi. Burada Karl Weigl'ın geleneksel çizgiye sıkı sıkıya bağlı öğretiminden çok geçmeden bıktı ve mali olanaklarının kıtlığına karşın Arnold Schoenberg'ten özel ders almaya başladı. Schoenberg bu öğrencisinden 4 yıllık öğretim dönemi boyunca ders ücreti almadı. Schoenberg, tam da bu sıralarda atonal (1) müzikten 12 seslik dizisel (2) bestecilik dönemine geçiyordu. Webern ve Berg'den sonra Eisler bu yeni teknikle yazan ilk besteci oldu.

Hanns Eisler 1924'te, Op. 1 Piyano Sonatı ile Viyana Büyükşehir Müzik Ödülü'nü aldı. Köktenci sol düşünceleri Schönberg ile bozuşmasına neden oldu ve 1925'te, yoğun bir tartışma ve isyan döneminin ardından yeni bir sosyalist müzik formu arayışını sürdürmek üzere Viyana'dan ayrılarak Berlin'e yerleşti. Bu dönemde sol çevre ile ilişki kurarak Alman Komünist Partisi'nin organı Rote Fahne'ye (Kızıl Bayrak) müzik eleştirileri yazdı ve işçi müzikçilerden oluşan Komsomol Müzik Topluluğu'nu oluşturdu.

1927'de biçemini köklü bir biçimde yalınlaştırarak ve halk ezgilerinden yararlanarak, müzikte "kahramanlık geleneği " ne dayalı anlayışı benimsedi; politik şarkılar, koro ve tiyatro müzikleri yazmaya koyuldu.

brecht'le yolları kesişiyor

1928'de Brecht'le bir araya geldi. Aralarında yaşam boyu süren bir arkadaşlık ve ortak çalışma başladı. Bu beraberliğin en çok anımsanan iki yapıtı Die Massnahme (1930; Önlem) ile Die Mutter'dit (1931-32; Gorki ile, Ana). Eisler'in, Brecht'in sözleriyle yazdığı diğer müzikleri: Opus 39 Ballade vom Soldaten (1928; Askerin Baladı) , Deutsche Sinfonie (1937; Alman Senfonisi), Die Teppichweber von Kujan-Bolak (1957; Ku jan-Bolak Halı Dokumacıları), Solidaritatslied ( 1930; Dayanışma Şarkısı) , Kindenlieder (1949), Die Rund Köpfe und die Spitz Köpfe (1934; Tak-Tik), Galileo Galilei (1946), Schweik im zweiten Weltkrieg'dir (1957; Schweik ikinci Dünya Savaşı'nda).

Eisler, epik tiyatroda müziğin metne destek olmak yerine, onu yorumlamasına; bir süs olmaktan çıkıp metne yabancılaşmasına; tutum, davranış ve hareketleri iletmesine ağırlık verdi. Almanya ve Orta Avrupa'da o sıralarda genellikle eski mahzenlerde kurulan kabareler, 1920'lerin sonlarına doğru keskin politik yergilerin ve yasadışı politik ve edebi akımların merkezi haline gelmişti. Yükselen Nazi Partisi'ne karşı sol muhalefet odaklarını oluşturan ve çoğu zaman da Naziler'in misillemelerine hedef olan bu kabareler, genç ve ilerici müzik ve sanat adamlarının ilgisini çekiyordu. Henüz tanınmamış bir müzikçi olan Paul Hindemith ile birlikte Eisler de, kabarelerin müziğine katkıda bulundu. Komünist korolar ve ajitasyon propaganda gösterileri için müziksel olarak karmaşık, buna karşılık doğrudan halka seslenen şarkılar yazdı. 1933'e kadar Klindwortt-Scharwenka Konservatuvarı'nda ders verdi.

Zeitungsausschnitte (Gazete Kupürleri) adlı yapıtı, Alman romantik anlayışının zehir zemberek bir parodisiydi. "Orkastra müziğini abartmaktan ve onu tek yüksek sanat biçimi saymaktan kaçınmalıyız; sözsüz müzik, büyük önemini ve tam gelişimini kapitalizmde sağlamıştır" diyen Eisler, çoğu yapıtlarında insan sesine yer vermiştir.

Militan bir besteci olarak, aralarında Komintemlied (Komintern Şarkısı), Lob des Lemens (Öğrenmeye Övgü) ve Einheitsfrontlied (Birleşik Cephe Şarkısı) olmak üzere, Uluslararası Komünist Hareket'in en seçkin parçalarından birçoğunu yazdı. Bertolt Brecht'in politik olarak angaje sanat konusundaki fikirlerinden kuvvetle etkilenen Eisler, Clifford Odets'in, Brecht'in ve George Bernard Shaw'un oyunları için fon müziklerinin yanı sıra, sahne için çok sayıda parça ve Brecht'in metinlerine kantatlar yazdı.

1920'li yılların sonlarına doğru film müzikleri bestelemeye koyuldu, Hitler öncesi Alman kültürünün Walter Ruttman (Opus Ill, 1927) ve Slatan Dudow (Kuhle Wampe, senaryo B. Brecht, 1931) gibi önemli kişileriyle çalıştı. 1932'de yönetmenliğini Joris lvens'in yaptığı Pesn o geroyach (Kahramanların Türküsü) filminin müziğini yaptı.

almanya'dan ayrılış ve abd yılları

1933'te Naziler'in iktidara gelmesi, Eisler'in Almanya' dan ayrılmasını kaçınılmaz kıldı. 30'lu yılların başlarında Moskova'da kısa ömürlü Enternasyonal Müzik Bürosu'nu yönetti ve Viyana, Prag, Paris, Londra ve Kopenhag'ta bir süre çalıştıktan sonra, İspanya üzerinden ABD'ye gitti. ABD'de Brecht'le buluşarak birlikte çalıştı. 1936-37 ve 1938'de New York'taki Yeni Toplumsal Araştırmalar Okulu'nda, daha sonra Los Angeles'teki Güney Kaliforniya Üniversitesi'nde ders verdi. Bu sıralarda Die Gott-sei-bei-uns-Kantate'yi (1937; Tanrı Bizimle Olsun Kantatı) besteledi. 1942-48 arasında Hollywood'da çok sayıda film müziği yaptı ve Charlie Chaplin ile birlikte çalıştı. 1944'te John Steinbeck'in katkısıyla Herbert Kline'in yapımını ve yönetmenliğini yaptığı The Forgotten Village (Unutulan Köy) filmi için yazdığı müzik çok beğenildi. Aynı yıl Hangmen Alsa Die (Cellatlar da Ölür) filminin müziği ile Oscar kazandı. Film yönetmeni V. 1. Pudovkin'in, film müziğinin, filmin anlatısıyla ilgili olmakla birlikte, ondan bağımsız olarak kendi anlam kurgusunu yaratması gerektiği düşüncesini paylaşıyor ve savunuyordu. 1947'de T. H. Adorno ile birlikte, Composing for Films (Film Müziği Bestelemek) adlı kitabı yazdı.

mccarthy dönemi ve amerika'dan ayrılış

Savaştan sonra Soğuk Savaş'ın doruğuna ulaştığı 1948'de, McCarthy'nin Amerika'ya Karşı Etkinlikler Komitesi'nin Chaplin'e yönelttiği suçlamayı protesto etmesi üzerine, Eisler de Amerika karşıtı etkinliklerde bulunmak suçlamasıyla komite önüne çıkarıldı ve hakkında sınırdışı edilme müzekkeresi (yargılama makamının , bir kararın yerine getirilmesi konusunda belli bir makama yazdığı yazı) çıkarıldı.

ABD' den ayrılarak Viyana'ya gitti. 1949'da Alman Demokratik Cumhuriyeti ulusal marşı Auferstanden aus Ruinen'i ve büyük koral topluluklar için Deutsche Sinfonie'sinin de içinde bulunduğu birtakım proleter-ulusal yapıtlar besteledi. 1950'de Doğu Berlin'e geçti ve Alman Sanat Akademisi'nde kompozisyon dersleri vermeye başladı. Alman Demokratik Cumhuriyeti, Eisler'in ölümünden sonra bu okula Hanns Eisler'in adını verecekti. Bu sırada Neue deutsche Volkslieder (1950; Yeni Alman Halk Şarkıları) adlı vokal yapıtını besteledi.

Eisler, bestelerinin çoğunu 12 ton tekniği ile yazmıştı. Eisler'in yapıt verimi 600 şarkı, 40 sahne oyunu müziği ve 40'ı aşkın film müziğidir. Ayrıca, Kleine Sinfonie (1932), 5 Orkestra Parçası (1938), Oda Senfonisi (1940), Yaylı Çalgılar Dörtlüsü (1937), Dokuzlu (1939), piyano için Tema ve Çeşitlemeler (1940), Yedili (Amerikan Ninnileri Üzerine Çeşitlemeler; 1941), Piyanolu Beşli (1944), 2 No'lu Yedili (1947), Piyano Sonatlan (1924 ve 1943), bariton ve orkestra için Erste Gesange (1962) gibi yapıtlarıyla ilgi çekmiştir. Müzik üzerine yazıları 1973'te Musik und Politik (Müzik ve Politika) ve Materialen zu einer Dialektik der Musik adlı kitaplarda yer aldı.

dipnotlar

1) Atonol müzik: 1700'lerden 1900' e kadar belli bir tonalitede yazılan, belli bir tonal ekseni esas alan müziğin tersine, A. Schonberg'in {1906 sıralarında) 12 yarım sesten oluşan kromatik dizideki seslerin hepsinin aynı önemde kabul ederek, bunları kendi seçimine göre kullandığı besteleme düzeni.

2) Dizisel müzik: Yapıt boyunca yinelenen nota, ritim, ses yeginligi ve daha başka yapısal müzik ögelerinin belli bir düzende ardışımına dayanan beste. İlk önemli dizisel müzik sistemi 1920'lerde Arnold Schoenberg tarafından geliştirildi. 12 ses tekniği olarak da bilinen bu sistemde, 12 nala müzik eserinde bestecinin seçtigi bir düzende ortaya çıkar. Dizi ya da ses dizisi alarak adlandırılan bu düzen, gerek melodi, gerekse akorlarda tekrar tekrar ortaya çıkıyor.

kaynaklar:

1) AnaBritannica, Eisler, Hanns Maddesi, 1990, C.8, s.54.
2) Büyük larousse, Eisler (Hanns) Maddesi, 1986, C.6, s.3566.
3) Michael Kennedy, The Concise Oxford Dictionary of Music, 1990.
4) Encyclopaıdia Britonnica, "Contribution to cabaret music", 1990, V.24: 702: 2B. -
5) Joan Peyser, 20th Century Music: The Sense Behind the Sound, 1971.
6) Walter Benjamin, Brecht'i Anlamak, Çev. H. Borişcen · A. İşisag, Metis Yayınları, 1984.
7) Ernst Fischer, Sanatın Gerekliligi, Çev. Cevat Çapan, Kuzey Yayınları, 1985.
8) B. Brecht, Sosyolist Gerçekçilik ve Toplum, Çev. A. Cemal K.Güven, Alhn Kitaplar, Nisan 1990.
9) Roger Manvell, Film, Penguin Books, london, 1950.
10) Charles Chaplin, Hayatımın Hikayesi, Çev. F. Dilber, Ala Kitabevi, 1991.
11) Marianne Kesting, Brecht, Çev. V. Atayman · Z. Özkan, Alan Yayınları, 1985.
12) Brecht, Epik Tiyatro, "Epik Tiyotroda Müzigin Kullanılışı", Çev. K. Şipal, Say Yayınları, 1981.
13) Gyorgy lukacs, Çagdaş Gerçekçiligin Anlamı, Çev. C. Çapan, Paye! Yayınları, 1975.
14) E. Piscator, Politik Tiyatro, Çev. M. Ünlü· S. Güney, Metis Yayınları, 1985.
15) Die Grosse lexikon der Musik, Marc Honneger und Günther Massenkeuil · Herder, Band 2.
16) The Grove Concise Dictionary of Music, london, 1988.
17) Britannica Compton's Genel Kültür Ansiklopedisi, Eisler,
Honns Maddesi, 1991, c.6, s.424.
18) Ronald Gray, Brecht, london, 1962.
19) Theodor Adorno · Hanns Eisler, Composing far the films, Graham McCann 1he New lntroductian", The Athlone Press, 1994.
20) Albrecht Betz, Hanns Eisler Political Musilian, İngilizce'ye çev. Bili Hopkins, Cambridge: Cambridge University Press., 1982.
21) Manfred Grabs (ed.), Hanns Eisler: A Rebel in Music, Berlin: Seven Seas Publishing, 1979.
22) Heinz Josef Herbort, 'Hanns Eisler · Portröt eines Nonkon· formisten', Die Zeit, 14 June 1968.
23) George lukacs, 'lnn Memoriam Hanns Eisler', Alternative 69, 1969.
24) David Drew, 'Eisler and the Polemic Symphony', The Listener, 4 January 1962.
25) Grahom McConn'ın Yeni Giriş'inden [the New lntroduction"], Composing lor the films'in, The Athlone Press, 1994.

m. halim spatar
bilim ve gelecek dergisi - nisan 2004 - sayı: 2 sayfa: 61-62-63
https://arsivsozluk.com/d/52
Devamını okuyayım...
disco
0

Colin McRae Rally 04

Bildiğiniz gibi rally oyunlarının en önde gideni Colin McRae Rally serisi, yeni bir oyununu daha piyasaya sürdü. Bize de ne kaldı? Tabi ki incelemek, yeniden incelemek.

Oyun 4 cd olarak geliyor ve dolayısıyla da biraz yüklü bir miktar yer kaplıyor. Yükleme olayı bittikten sonra hemen oyuna dalıyoruz.

Oyundaki menüler her oyunda olduğu gibi standart şeyler. Fazladan bir "Extras" bölümü var. Bu bölümde bütün bölümlerini geçtiğiniz şehirlerin oyunun grafik motoru ile yapılmış videolarını seyredebiliyorsunuz. Oyunun asıl menüsü Championship bölümü. Her CMR oyununda olduğu gibi bütün bölümleri sırayla oynayıp bitiriyorsunuz.

Championship bölümüne girdiğimizde ilk once adımızı girerek kendimize bir slot yaratıyoruz. Sonra karşımıza arabaların olduğu menu geliyor. Arabalar 4 kategoriye ayrılmış durumda. İlk kategori 4 WD; kullanılması en kolay arabaları içeriyor, sonraki sayacağım gruplarda zorluk bir öncekine gore artıyor. Kategori arabaları; Citroén Xsara Rally Car, Subaru Imprezza WRX 44s, Ford Focus, Mitsubishi Lancer Evo VII ve Peugeot 206. İkinci kategori 2 WD; Mg Zr Super 1600, Citroén Saxo Kit Car, Ford Puma, Fiat Punto ve VW Rallye Golf. Üçüncü kategori Group B; Audi Sport Quattro Rallye, Lancia 037, Peugeot 205 Evo 2 ve Ford RS 200. Son grup olan expert'teki arabaları kullanabilmek için bütün gruplardan bir arabayla şampiyonayı bitirmek gerekiyor. O arabalar da sır kalsın :).

Oyuna simulasyon olarak bakacak olursak, bence Codemasters bu sefer hepsinden daha çok güzel bir iş çıkarmış. Oyun biraz daha zorlaşmış fakat elinizde güç geri beslemeli (force feedback) bir direksiyon varsa (Microsoft Sidewinder FF Wheel gibi, ki Microsoft Sidewinder serisini artık üretmiyor, piyasada bulursanız alın) kendinizi rallide hissetmeniz olası. Yoldaki ufacık bir çukur bile direksiyona yansıtılmış. Arabaya dış kameradan bakarsanız bir çukura girdiğinizde süspansiyon hareketiyle direksiyonun titreşiminin eş zamanda hissedildiğini görebilirsiniz.

CMR serisini bu kadar ciddiye alarak oynamak istemiyorsanız Quick Race, Rally veya Stages menülerine hemen giriş yapabilirsiniz. Stages'de kendi seçtiğiniz bir stage'i, Rally'de ise oyundan seçtiğiniz bir bölümü (tabi ki o bölüme kadar gelmiş olmanız gerek) oynayabiliyorsunuz.

Oyunda gerçekçilik açısından değişen pek birşey yok. Rally sırasında başınıza gelebilecekler bir önceki CMR ile aynı. Tek fark Codemasters'ın yeni bir hasar motoru geliştirmiş olması. Farkettim ki araba artık çok daha ince ayrıntılarla parçalanabiliyor. Hele bir de yarışa başlamadan önce hasar motorunu Hard'a getirirseniz, bir iki vuruştan sonra hasar sürüşü etkilediği için arabayı kullanmak artık çok zor hale geliyor.

Gelelim grafiklere. Oyunda yine en çok değişen nokta burası. Yapımcılar bu sefer oyunun grafiklerini farklı bir yöntemle geliştirdiler. Gerçek bir rallide arabanın içinden çekilen bir yol fotoğrafını aynı şekilde bilgisayara aktarmaya çalıştılar. Özellikle de güneşin yol üzerinde yaptığı değişiklikler (mesela tozlu bir yolda sapsarı gözükmesi ve gözünüzü alması gibi) oyuna aynen yansıtılmış. Her CMR serisinde olduğu gibi en çok gelişme gösteren şey arabaların grafikleri. Her seferinde bir kaç yüz polygon fazla çizmeye özen gösteren Codemasters arabaları gerçekten şahane yapmış. Grafik açısından halen tek gelişme göremediğim taraf çevre grafikleri. Özellikle de tek tük ağaç yerleştirdikten sonra arkasına konulan duvar gibi bir resim atmosferi yarıya düşürüyor desem yalan olmaz. 4. oyunda da buna bir çare bulamadılarsa diyecek pek birşeyim yok.

Gördüğünüz gibi herşey ortada. Yeni bir CMR oyununun daha sonuna geldik. Ben bir yarış sever olarak herkeze tavsiyem bu oyunu arşivinizde bulundurmanız. Halen almadınızsa bence şimdiden CD'cinizin yolunu tutun. İyi oyunlar.

Doğcan Bıçakçı
TrGamer – 03.06.2004

https://arsivsozluk.com/d/8
Devamını okuyayım...
disco
0

klavye

klavyeler bilgisayarların en belirgin veri girdi birimleridir. klavye üzerinde bulunan tuşların kullanımları bilgisayarın özelliklerine göre değişirler. genel olarak tümünde alfabetik ve ve sayısal karakterler, $ # ! % & ( ) . , vb gibi özel karakterler, + - * / gibi aritmetik işlem karakterleri bulunur. bunları yanısıra klavyenin bağlı olduğu monitörde imlecin (imleç: monitör ekranının hangi satır ve hangi sütunda bulunduğunuzu gösterir, yanıp sönen özel bir karakterdir.) istenilen satır, sütuna gönderilmesini sağlayan imleç kontrol tuşları, bazı özel komutları tek bir tuşla yapmamızı sağlayan fonksiyon tuşları bulunabilir. özel uygulamalar için yapılmış bilgisayarların klavyeleri ise, bazı özel tuşlar içerebilir. örnek olarak bir fast-food restoranda kullanılan bilgisayarın klavyesinden tek tek harflere basarak “hamburger” kelimesine yazmak yerine bu işi tek tuşla yapmak tercih edileceğinden, bu klavyede “hamburger” isimli bir tuş bulunabilir, bu maddenin fiyatı da önceden bilindiği için ayrıca fiyatı da rakam tuşları ile yazma gereği kalmadan, veri giriş işlemi tamamlanmış olur.

klavyede tuş yerleşimi

daktilo ve bilgisayar tuşları üzerinde, insanların parmak alışkanlığı ve parmak vurma hızı ile kullanılan makinanın hızı arasında uyum sağlamak amacı ile oldukça yoğun araştırmalar yapılmıştır.

ülkemizde yaygın olarak kullanılan kısaca f klavye (en üst satırın, en sol harfi) olarak tanınan klavyede, türkçe’de en çok kullanılan sesli harfleri ortadaki satırın, ortasına toplanmış böylece daha kolay bir kullanım amaçlanmıştır.

bilgisayarların çoğunda qwerty klavye denilen (en üst satırın soldaki ilk 6 harfi) tuş dağılımı, 1890’da keşfedilmiş ve çok hızlı yazan daktilo kullanıcılarının daha yavaş ilerleyen daktiloya göre fazla olan hızlarını yavaşlatmak amacı ile icad edilmiştir. bu dağılım en sık kullanılan tuşların küçük parmaklarla basılmasını gerektirir.

prof. dvorak 1932’de kendi adı ile anılan dvorak klavye yerleşimini bulmuştur. bu dağılımda, ingilizce’de (dolayısıyla bilgisayar programlamasında en fazla kullanılan d, h, t, n ve s harflerini orta sırasının sağ ele rastlayacak kısmına yerleştirerek u bir verim artışı sağlanmıştır.

bilgisayar ansiklopedisi - 1991 - milliyet
sayfa 41 - 42 - 43
https://arsivsozluk.com/d/16
Devamını okuyayım...
arsivsozluk
0

monty python

kasım 2005 tarihinde yayımlanan cnbc-e dergisinde, kutlukhan kutlu tarafından aşağıdaki yazı yazılmıştır.

bir monty python gerçeği: "biz sizi güldürmeyi biliriz"

Monty Python rezil olmamak için her şeyi yapabilecek İngiliz mizacından yola çıkarak, saçma, arsız, incelikli ve sivri dilli mizahıyla 1970 ve 1980'lerin gözde komedi kumpanyasıydı. Python'ların televizyondan sinemaya ve hatta sahneye uzanan komedi yolculuğu, bugün bile büyük ilgi görüyor.

1960'lı yılların sonunda ingiliz televizyonlarında, tuhaf isimli bir ekibin yaptığı bir komedi programı başladı; Monty Python's Flying Circus. Söz konusu ekip, yani Monty Python, kamera önünde John Cleese, Eric Idle, Michael Palin, Terry Jones ve Graham Chapman'dan oluşuyordu. Kamera önüne nadiren çıkan bir isimse, ara animasyonları yapan Terry Gilliam idi (evet, daha sonra Brazil, Fisher King ve Twelve Monkeys gibi filmleri çeken Terry Gilliam). Monty Python üyeleri Flying Circus'tan önce çeşitli kombinas- yonlarda I'm Sorry 1'11 Read That Again / Özür Dilerim, Tekrar Okuyorum (radyo) ve The Frost Report / Frost Raporu ve We Have Ways of Making You Laugh / Biz Sizi Güldürmeyi Biliriz gibi programlarda birlikte çalışmışlardı. Ve içlerinde belli yazma grupları vardı. John Cleese ile Michael Chapman bir ikiliydi, Terry Jones ile Michael Palin diğer bir ikili, Eric Idle ise kendi başına yazıyordu. Monty Python's Hying Circus'ın hemen başlarından itibaren görüleceği üzere, bu komedi kumpanyasının son derece geniş bir mizah paleti vardı: sivri dilli hicivden katıksız saçmalığa, ince esprilerden arsız, dolambaçsız ve apaçık kaba mizaha varıncaya kadar, komedinin her bir köşesini ziyaret ediyorlardı. John Cleese'in Saçma Yürüyüşler Bakanlığı'nda upuzun bacakları ve bir fırtınanın bile altüst edemeyeceği o ciddi ifadesi ile sergilediği fiziksel komedi; Python işi alternatif tarihin en talihsiz icadı olan Truva Tavşanı; uygulamalı cinsellik dersleri... Yine de Python'ın genel tavrıyla, üyelerinin oyunculuğuyla, tonlamalarıyla, mizahının incelikleriyle ilgili bir şeyler, onlara en popüler oldukları zamanlarda bir tür kült hüviyeti veriyordu; hayranları işlerini delicesine seviyor; birbirlerine tamamen zıt mizahi üslupları kullandıkları skeçlerine bile çok gülüyorlardı. 70'lerin ortasında Monty Python, Kral Arthur ve Yuvarlak Masa Şövalyeleri'nin Kutsal Kase'yi arayışının tam anlamıyla Python-esk uyarlaması olan Monty Python and the Holy Grail ile sinemaya adım attı (tabii bir de 1971 tarihli And Now for Something Completely Different vardı ama o, Flying Circus skeçlerinin bazılarının derlemesinden ve yeniden çekiminden oluşuyordu). Bu en absürd Python filminin ardından, 79'da, bir dini öykü parodisi olan The Life of Brian geldi. Üçlünün son sinema filmi ise, belli bir konu ("hayatın anlamı") etrafında kümelenmiş skeçlerden oluşan The Meaning of Life oldu.

Monty Python and the Holy Grail'in başında, Kral Arthur elini önündeki boşluğa doğru uzatmış halde sallar, at üzerinde gidiyormuş numarası yaparken, hemen arkasında hizmetkârı duruma biraz işitsel gerçeklik karmak için iki hindistan cevizi kabuğunu birbirine vurur. Doğrusu pek ümitsiz bir illüzyondur bu. Fakat Kral Arp hur bu sakil vaziyetin yüzündeki mağrur ifadeyi bozmasına katiyyen izin vermez. Zaten çok geçmeden İngiliz komedi kumpanyası Monty Python'ın asıl meselesinin doğrudan bu resmin sunduğu görsel komedi değil, resimde ayan beyan ortada olan sakilliği ve çılgınlığı görmezden gelme, soğukkanlılıkla reddetme üzerine kurulu mizah olduğu anlaşılır. Tamamen İngiliz davranışı üzerine bir mizahtır bu. İngilizlerin rezil olmamak için en zor durumda bile bozuntuya vermeme, görüntüyü kurtarmaya çalışma eğilimi üzerine kurulu bir mizah. Nitekim az sonra bu illüzyona cepheden saldırıya geçen askerden başlayarak filmin sonuna kadar, Arthur'un asıl büyük serüveninin kutsal kaseyi bulmak değil, onu ararken doğru görüntüyü vermek olduğu tekrar tekrar belli olur. Arthur ve şövalyeleri de Monty Python mizahının sunduğu bin bir türlü çılgınlığın ortasında imajı korumaya çalışacak, bu maceranın aslında son derece absürd, içinde yer alanların ise tamamen aklını yitirmiş olduğu gerçeğini, inatla tablonun kuytu köşelerine süpüreceklerdir.

ilk film

monty python'ın ilk sinema filmi holy grail'de, kral arthur'un o çok iyi bilinen öyküsü her tür absürd durumla ve pür çağrışım sonucu ansızın patlak vererek uzayıp giden, bitmek bilmeyen tuhaf diyaloglarla delik deşik olur. Adeta Python, bir tür "saçmalık illeti"nden mustariptir... Saçmayla sıradanı çeşitli şekillerde karıştırarak, pek başarıyla takındıkları o sakin ifadeyi sarsacak, sükunet ve kontrolden oluşan o yüzeyi çatlatacak dengesizlikler yaratırlar. Bazen son derece sıradan bir Şeye hayli saçma açılımlar getirir, tuhaf bir bilinç akışına kapılıp adeta gerçeküstü yerlere sürüklenirler... Dahası çıkış noktalarını oluşturan sıradanlık, normallik, yani o bize aşina gelen unsur herhangi bir şey olabilir: Bütün bir öykü, sıkça görülen bir olay, bir durum, bir anlatım şekli; hatta bir an, bir his, bir vurgulama. Örneğin ünlü skeçlerinden Nasıl görünülmez'in gerçeklikle ilişkisi tamamen bir sunum şeklinden ibarettir: açık arazide saklanma teknikleri öğretmeye yönelik bir programmış gibi görünen skeç, bu işi beceremeyen konu mankenlerini giderek daha şiddetli yöntemler kullanarak ortadan kaldırır (vurur, havaya uçurur). Birkaç örnek sonra, işin saklanma tekniğinin başarısıyla falan ilgisi kalmamıştır; skeç artık, anlatıcının "her şeyi gören" konumundan aldığı hazla giderek zıvanadan çıktığı bir tür sadist nöbetin resmidir. Bir başka skeçlerinde, müşterinin bozuk çıkan malını geri getirmesi ve sancının malda bir sorun olduğunu inkar etmesi gibi gündelik bir konuyu ele alırlar; yalnız, söz konusu malın bir canlı, kusurunsa ölüm olması gibi satıcının direnişini epey güçleştirecek bir durum söz konusudur. Müşterisi, kendisine kakalanmış kaskatı papağanı elinde sallayarak onun ölü olduğunu anlatmak için her türlü tanımlamadan faydalanırken, satıcının yüzündeki o taviz vermez ifadeyle inkar kapasitesinin doruklannda gezindiği bu ünlü skeç, Monty Python'ın anlamsızlık derecesine varan inkârdan mizah üretişinin iyi bir örneğidir. Satıcının haklıymış ve bu konuda kendinden eminmiş görünümünün kof olduğunu biz de biliriz, müşteri de bilir, aslında kendi de bilir, ama sanki takındığı imaj artık kendi başına bir hayata sahiptir ve papağanın aksine, ölmeyi reddetmektedir.

python'dan gündelik yorum

monty python hicve özellikle yatkın bir komedi grubudur. örneğin isa ile aynı zamanda, onun hemen yakınında doğan ve yanlışlıkla mesih zannedilen Brian'ın öyküsü The Life of Brian'da, aynı politik ideolojilerin farklı fraksiyonları arasındaki çekememezlikten tutun da, insanların kendi başlarına karar vermelerini söyleyen bir lideri bile körü körüne izlemelerine varıncaya kadar, bu yatkınlığın çok parlak bazı örneklerini görürüz. Düz birer öyküsü bulunduğu söylenebilecek Holy Grail ve The Life of Brian'ın aksine, bir skeç derlemesi yapısındaki The Meaning of Life ise saçma durumları ve kaba mizahi unutulmaz hicivlerle harmanlar. İnanılmaz çocuk nüfusu yüzünden rahatça içinde yürünemez hale gelmiş olan işçi sınıfı evinden yola çıkılarak sergilenen Every Sperm is Sacred / Her Sperm Kutsaldır adlı müzikal sahne; kontratının böyle bir işlemi mümkün kıldığını söyleyerek canlı birinin böbreğini organ bağışı olarak alma- ya çalışan sağlık çalışanları; Tanrı'ya edilen duaların Python gözünden, "gündelik dille" yorumu... Doğumdan ölüme insan hayatını izleyen The Meaning of Life, Python'ın kimi hayli komik müzikal sahnelerinin dışında, bir de sinema tarihinin en iğrenç sahnelerinden birine, inanılmaz şişmanlıktaki Mr. Creosote'nin mide kaldırıcı sonuçlara gebe olan yemek yeme sahnesine de yer veriyor.

The Meaning of Life'ın ardından Monty Python'ın dağıldığı söylenebilir. Grubun üyelerinden Graham Chapman (Holy Grail'in Kral Arthur'u ve The Life of Brian'ın Brian'ı) 1989 yılında öldü. Daha sonra ekibin çeşitli üyeleri, farklı farklı vesilerle biraraya geldi; örneğin John Cleese ile Michael Palin A Fish Called Wanda ve Fierce Creatures'da birlikte oynadı... Ancak genelde "Monty Python filmleri" olarak kabul edilen eserler, The Meaning of Life ile doğumdan ölüme uzanan bu çok duraklı yolculukla son buldu. Ancak Python dağılalı aşağı yukarı yirmi sene geçmesine karşın, grubun işleri hâlâ çok seviliyor ve izleniyor. Eric Idle'ın yazdığı, Holy Grail'in tiyatro uyarlaması olan Spamalot'ın epey ilgi görmesi ve Chicago'nun ardından Broadway'de de sahnelenmeye başlaması bunun bir kanıtı.

kutlukhan kutlu
cnbc-e dergisi, kasım 2005, sayı:70, issn: 1304-5393
sayfa: 86-87-88-89-90-91
https://arsivsozluk.com/d/48
Devamını okuyayım...
disco
0

yurttaş kane

(bkz: citizen kane)
disco
0

treasure quest

1996 yılında çıkan bilgisayar oyunu hakkında, tempo game dergisinde aşağıdaki yazı yayımlanmıştır.

Oynayın, servet kazanın.

Bu oyun, daha önceki bilgisayar oyunlarına hiç benzemiyor... Çünkü eğer oyunu herkesten önce bitirmeyi başarırsanız, hatırı sayılır bir servet sizi bekliyor: Tamı tamına 1 milyon dolar. Oyunu bitiremeyecek bile olsanız, bundan sonra size "Yine oyun mu oynuyorsun?" diyenlere, "Hayır efendim uluslararası yatırım yapıyorum!” deme şansınız var...

Bilgisayar oyunlarını çok sevenlerin ortak derdi, çevredekilerin kınayıcı yaklaşımıdır. Oyunla geçen bütün saatlerin acısı bir biçimde çıkar: Eğer yaşınız küçükse, "Oyun oynayacağına dersini çalış, okulda bunu sormayacaklar" denir. Eğer büyükseniz yine eleştirilirsiniz: "Yaa bırak çocuk musun? Zamanını bunlarla harcıyorsun... Uç saat oynuyorsun da ne oluyor?" Bazen kendi halinizde oynarken bile tedirginlik duyarsınız, "Şimdi bu oyunla vakit harcayacağıma şu işi yapsam" gibi... Oysa artık, kimsenin "Oynuyorsun da ne oluyor?” diyemeyeceği, çok ciddi iş denilebilecek bir bilgisayar oyunu var. "Treasure Quest", tamı tamına 1 milyon dolar ödüllü bir oyun. Bugünkü kur üzerinden hesaplarsak 85 milyar lira civarında bir para... Bitirin, milyarları alın. Görüyorsunuz ki, kıytırık bir derse çalışmaktan da, açık oturum programı seyretmekten de, bozuk muslukları onarmak ya da akraba ziyaretine gitmekten de çok daha ciddi bir iş..

Bu bir rekor! Şimdiye kadar, bu kadar yüksek ödüllü bir bilgisayar oyunu olmadı bildiğimiz kadarıyla, 80'lerin ortalarında, o zamanın popüler bilgisayarı zx spectrum'daki "eureka” adlı bir oyun için ödül konulmuştu, o da 7 bin sterlin kadar bir şeydi…

Rekor ödüllü Treasure Quest, tahmin edeceğiniz gibi insanı çıldırtacak kadar zor bir oyun. Bazı oyunlardaki gibi yüksek joystick becerisi ya da gelişmiş refleksler gerektirme türünden bir zorluk değil. Bilgisayarı yeni kullanmaya başlayan biri bile kolayca oynayabilir. Zor olan, oyundaki bunaltıcı bilmeceleri çözmek... Evet, "buna değer." Üstelik ümidiniz hemen kırılmasın, yarış 10 Nisan 1996’da başladı ve 31 Aralık 1999'a kadar süreniz var. Tabii ki, müthiş ödülü oyunu bitirmeyi başaran ilk
oyuncu alacak.

Oyunun konusuna kısaca bir göz atalım. Profesor Jonathan William Faulkner, öğrencilerine "vasiyet" niteliğinde devasa bir bilmece bırakmıştır ve bilmeceyi çözecek ilk öğrenci başarısının karşılığında profesörün çabalayanı ödüllendiririz" yaklaşımıyla bıraktığı 1 milyon dolarlık ödülü alacaktır... iste bu kadar, bütün konu bundan ibaret.

Oyunda profesörün evinde 10 oda ve her odada edebiyat, felsefe, bilim ya da siyaset tarihinden birer alıntı var. Hani şu "Dünya düşünenler için komedi, hissedenler için trajedidir” (Horace Walpolle) tarzı büyük laflardan... ilk amacınız bu on alıntıyı bulmak. Nihai amacınızsa bu on alıntıyı kullanarak, büyük bulmacayı çözmek. Bulmacanın ayrıntılarına gelince: Profesörümüz linguistik (dilbilim) alanında çalıştığı için, çok zorlu ingilizce dil oyunlarının üstesinden gelmelisiniz ama iş bununla bitmiyor. Her nesne, size güzel bir kadın görüntüsünde ipuçları veren "yardımcı ruh”un söylediği her şey çözüme yaklaştırabilir. Hatta, oyun için özel olarak bestelenen şarkıların sözleri bile.. Büyük çözümün parçaları olan küçük bulmacalardan bazıları, nesneleri sözcükler gibi düşünüp onlarla cümleler kurarak çözülebiliyor. işe zaman zaman mantık ya da matematik ağırlıklı bulmacalar karışıyor. Bu çok zor bulmacaları çözmek için parlak zekanızın yeteceğini sanıyorsanız aldanıyorsunuz. Zeka ve İngilizce bilgisinin yanısıra, genel kültürünüz de bu işe müsait olmalı (işin en azından “jngilizce” ve "genel kültür” bölümünü nasıl aşacağınızı, bu oyunu oynarken çok faydalı olacağına inandığımız "Altın anahtarlar" bölümünde bulabilirsiniz).

Diyelim ki mucize gerçekleşti ve Treasure Quest'i başarıyla bitirdiniz. Yapacağınız şey, oyunun çözümünü yapımcı firma Sirius Publishing'e postalamak ve jürinin kararını beklemek. Bu arada, ödülü alabilmek için, elinizdeki oyun CD'sinin orijinal olması ve size özel seri numarasını içeren "registration" kartının firmaya postalanması gerekiyor. Bu yüzden, bu oyunu daha ucuza satılan Singapur ya da Bulgar baskısı kopya CD'de almayın. Eskaza böyle bir şey yapmış olsanız bile, çözüme yaklaştığınızı hissettiğinizde hemen bir tane orijinalini edinin... Bu büyük yarışmanın kuralları ve 1 milyon dolarlık ödülün alınmasıyla ilgili tüm bilgiler oyun CD'sinin içinde bulunuyor.

Simdi önemli bir son dakika notu: 1 milyon dolarlık ödülde gözünüz yoksa ya da "sapıklık” derecesinde zor bulmacalara özel bir ilgi duymuyorsanız bu oyuna hiç bulaşmayın, çünkü herhangi bir bilgisayar oyunu olarak düşününce hiç zevkli değil. Arada bir beyaz dizi kadınlarını hatırlatan bir kadın çıkıp konuşsa da, oyun genel olarak çok hareketsiz ve bunaltıcı. Bulmacalar da bu tür oyunların ortalamasına göre çok zor olduğu için, sabrınız kısa sürede tükenebilir..

ALTIN ANAHTARLAR

1 milyon dolarlık ödüle giden yolda yalnız değilsiniz, arkanızda Tempo var. İşte size işinizi kolaylaştıracak birtakım tavsiyelerim. Elbette, işiniz kolaylaştıktan sonra da çok zor!

1- İngilizce bilginiz yeterli değilse bazı kelime oyunlarını çözmeniz başta imkansız gibi görünebilir, ancak hiç de öyle değil! Bu ödülle ciddi biçimde ilgileniyorsanız, gelişmiş bir sözlük programı edinin. Birçok sözlük programının anagram çözme ve kelimelerdeki boşlukları tamamlama gibi özellikleri var. Sözgelişi siz harfleri karıştırarak "URESTREA' yazdığınızda, program birkaç saniye içinde doğru sözcüğü, yani 'TREASURE'u bulabilir. Ya da "T-EA-U-" yazmanız yine doğru yanıtı bulmasına yeter. Oyunu Windows altında çalıştırırken sözlük de arka planda çalışsın ve başınız sıkıştıkça ona başvurun.

2 - "World's Greatest Classic Books gibi birtakım CD'lerde, edebiyattan felsefeye on binlerce sayfalık klasik metin kayıtlı. Bu CD'lerin içindeki tarama programlarının, bu on binlerce sayfayı birkaç dakikada tarayıp bir cümle parçasının nerelerde geçtiğini bulmak gibi bir özelliği var. Söz gelişj, oyunda bir alıntının ”what means this silence?" gibi bir parçasını bulursanız, bunu CD'nizin tarama programına girip, Shakespeare'in "King Henry VI" adlı yapıtının "Great lords and gentlemen, what means this silence?” cümlesine ulaşabilirsiniz.

3 - Elinizdeki CD'ler ya da kitaplar yeterli olmadığında, Batı ülkelerindeki büyük kütüphanelerin internet adreslerine başvurun ve anahtar sözcüklerinizi vererek orada sıkı bir tarama işlemine girişin.

4 - Oyunla ilgili bazı ekstra ipuçlarını, şu internet adresinde bulabilirsiniz (bu adresteki ipuçları sabit değil, zaman zaman yenileri ekleniyor)

5 - Son olarak servete giden en önemli ipucu: Bu had safhada zor ve muhtemelen sizden önce başkalarının çözeceği oyunu boşverin. Ona harcayacağınız süreyi 1 milyon dolar kazanma fikrine sabitlenip transa geçerek kullanın. İnanın ki şansınız çok daha yüksek.

tempo game dergisi, eylül 1996 tarihli sayısı - sayfa 4-5
https://arsivsozluk.com/d/45
Devamını okuyayım...
disco
0

ghost rider

hayalet sürücü, ülkemizde pek tanınmasa da, kapıkule'nin dışarısında büyük hayranlıkla takip edilen bir marvel çizgi romanı. konsept olarak herhangi enteresan bir tarafı yok: kafası alevli meyve tabağına benziyor, sırtına astığı ve kement gibi kullanabildiği bir zinciri var, bir de "kefaret bakışı" diye bir numarası, hepsi o... ulaşım aracı olarak ise mefisto sponsorluğunda bindiği cehennem motosikletini kullanıyor.

film, daha başından aksamaya, özellikle johnny blaze'in (nicolas cage) mefisto'ya (peter fonda) ruhunu satmasına kadar geçen sürede tüm hollywood klişelerini kullanmaya başlıyor. yönetmen, johnny ile roxanne simpson'ın (eva mendes) imkansız aşkını o kadar basmakalıp anlatıyor ki, kendinizi filmin ilk 15-20 dakikası geçsin diye yalvarırken buluyorsunuz. düşünsenize: kavuşması imkansız aşıkları, kavuşamayacaklarını anlayacakları ana kadar geçen sürede, genişçe bir ovadaki eski bir ağacın altında buluşturmak, öpüştürmek, bununla da kalmayıp ekolojik dengeyi hiçe sayarak ağaca "j&4 forever" kazıtmak da ne oluyor acaba? sinemanın bu dili çoktan aştığını düşünüyorum.

film, her şeyiyle bir klişe-film, orası kesin. senaryo on binlerce kere tekrarlanmış basit bir matematiği tekrar etmekten başka hiçbir şey yapmıyor. johnny blaze'in küçüklüğünden beri heyecana ve üne tutkun bir motosiklet sevdalısı olması, bunu yaparken işin şov kısmını abartması ve sahnedeki bir taş parçasına çarpıp tökezlemesi, babasının ona kızması "hiç öğrenemeyeceksin, değil mi?" tarzındaki konuşması... bunları filmin ilk saniyelerinde tahmin edip ilerleyen dakikalarda izlemek kadar can sıkıcı bir şey olamaz herhalde.

sonra mefisto geliyor. onun gelişi bile ayrı bir klişe unsuru: babasının kanser olduğu haberini alan johnny blaze, ilk iş olarak hastaneye gitmek yerine, motorunun balatasıyla cıvatasıyla uğraşmayı uygun buluyor. bu sırada içeri destursuz giren mefisto'dan (ki arkasında şimşekler çakan, simsiyah giyinmiş bir peter fonda'yı yolda görsem korkarım) korkmaması "söyle bakalım ihtiyar" diye yaklaşması, daha da düşündürücü. son bir detayı da atlamamalı: mefisto yürürken bir anda çakan bir şimşek, duvara gölgesini düşürüyor. o gölgeninde eciş bücüş bir yaratık halinde olduğunu, bunu murnau'nun 1922 senesinde keşfettiğini ve artık sadece b filmlerinde kullanılan bir numara olduğunu da belirtmek gerekiyor.

b filmi demişken, her ne kadar gerçekte öyle olmasa da, ya da öyle olması amaçlanmamış olsa da, filmin üzerine yapışmış bir b filmi havası var. perdede gördüğümüz şeyler ucuz numaralar, johnny-roxanne aşkı dahi yıllar öncesinde kalmış gibi duruyor, oyunculuklar da bir o kadar yavan; dolayısıyla film, o b filmlerine has havaya sahip oluyor bir şekilde. "120 milyon dolar bütçeli b filmi mi olurmuş?" demeyin, oluyormuş.

en kötü filmin dahi iyi bir yanını yakalamak elzemdir hani, hayalet sürücü için de bunu yapacağız. kadroda, gerek rolüyle, gerekse de oyunculuğuyla diğer herkesi ezen, nicolas cage'e ve peter fonda'ya nal toplattıran, sonlara doğru gerçek yüzünü görüp iyice hastası olduğumuz bir isim isim var: sam elliott, namıdiğer "caretaker". filmin, yapımcılarının da olmasını arzuladığı o western'e yaklaşan bel kemiği rolünde, bu kovboy filmlerinden fırlamış, şapkalı, sakallı, mezarcı bir karakter var. sam elliott, "ne varsa eski topraklarda var" savını kanıtlarcasına, bunca yıldız ismin arasından öyle bir parlamış ki, nicolas cage'in dikkatle izleyip bir çizgi roman uyarlamasında nasıl rol kesmesi gerektiğini öğrenmesi gerekiyor bu ağabeyinden. hem, caretaker'ın atı johnny blaze'in cehennem motosikletinden çok daha havalı.

yapımcılar, böylesine klişe ve yavan bir hayalet sürücü uyarlaması yerine, hikayenin caretaker tarafını çekmeyi düşünseler daha iyi olur. düşünsenize: mefisto'ya dahi meydan okuyan, atıyla cümle aleme korku salan bir sam elliott, çok daha çekici olmaz mıydı?

karar: nicolas cage ve peter fonda'nın yüzü suyu hürmetine izleriz diye düşünüyorduk, sam elliott bizi ters köşeye yatırdı.film iki yıldız aldıysa bir tanesi de bu ağabeyin hatrınadır, biline...

serkan mutlu
empire dergisi - mart 2007 - sayı: 4 issn: 1307-1300
sayfa 32-33
https://arsivsozluk.com/d/27
Devamını okuyayım...
disco
0

kutlu payaslı

milliyet tv radyo dergisi'nin 5 şubat 1937 tarihli 19. sayısında, cenap akçal ile yaptığı röportaj yayımlanmıştır.

"iltimasla sanat olmaz..."

ankara radyosuna 1955 yılında açılan bir sınavı kazanarak giren ve 1967 yılında da gazinolarda şarkı söyleyebilmek için Radyonun kaşeli sanatçılarının arasına giren Kutlu Payaslı'nın sözleri idi bunlar. Sanata bu sözlerinin anlamım şöyle belirtiyor:

"sahnede şarkı söyleyen bir sanatçının başarısını veya başarısızlığını O gazinonun patronu değerlendiremez. Böyle bir değerIendirmeyi ancak halk yapabilir. Çünkü halk, sanatçının gelir kaynağı, amiri, öğretmeni kısacası her şeyidir. Sanatçının başarısızlığını veya başarısını ancak ve ancak halk tayin edebilir."

Bazı kişilerde, bazı şarkılar sayesinde beliren bir görüşü, bir inanışı Kutlu Payaslı şu sözler ile yıkıyor:

"Evet, kişilerde türk musikisinin Arap musikisinden esinlenerek doğduğu görüşü var. Fakat bu kanımca tamamen yanlıştır. Çünkü müziği Araplar bizden almışlardır. Zira Türk musikisi, arap musikisine nazaran çok daha köklüdür.”

tanburla love story

sanatçının aranjmanlar hakkındaki fikirleri ise olumlu. olumlu ama şöyle olumlu:

"ben yaylı tamburla bir "love story"yi çalarken bu müziğin yaratıcısı olan Amerika'lılar bu müzikten ne kadar zevk alıyorlarsa, bizim, yani, Türk müziğinin aranjman türünde çalınmasından da o kadar zevk alıyorum.”

Kutlu Payaslı'nın sanat hayatında başından birçok "İlginç Olay” geçmiş amma, bir tanesini hiç unutamıyor:

"1969 yılında radyoevi sanatçılarıyla Beşat'da bir konser veriyorduk. Konseri Kerkük'tü Türk'ler de izliyordu. Ve bizden "Karadeniz” şarkısını söylememizi istedi Kerküklü gençler. Bu şarkının plâğının da orada toplatıldığını biliyordum, koroya söyletmekle söyletmemek arasında bir bocalama devresi geçirdikten sonra
söyletmeye karar verdim. Şarkının sonunda halk tarafından öyle bir tezahürat gördük ki daha programımız bitmeden biz bitirmek zorunda kaldık. Çünkü bütün arkadaşlar ve ben çok duygulanmıştık, devam etmemize imkân yoktu.”

sahneyi şimdilik bırakmam

sanatçı, eğer maddi bakımdan tatmin edilir ve istikbali garanti altına alınırsa ileride sahneden çekilecek ve kendini tamamen radyoya adayacakmış:

"eğer maddi bakımdan tatmin edilirsem sahneyi bırakır ve bir idareci olarak radyoya tamamen geçerim." diyor. "bundaki amacım türk müziğini daha geniş bir kitleye sevdirebilmektir. çünkü layıktır türk müziği buna."

cenap akçal
milliyet tv radyo dergisi, 5 şubat 1973, 19. sayı - sayfa: 5
https://arsivsozluk.com/d/49
Devamını okuyayım...
disco
0

fifa 2001

Futbol severlerin ve oyuncuların sabırsızlıkla beklediği oyun, bu yazı hazırlanırken piyasaya henüz sunulmamıştı ama gördüğümüz ekran görüntüleri ve edindiğimiz derin bilgiler beklentilerimizi bir kat daha artırmıştı.

motion capture yönteminin sağladığı avantajla “realistik” kelimesinin hakkını veren oyun yıllardır taşıdığı “1 numara” damgasını boşuna yemediğini son versiyonuyla ispatlamaya hazırlanıyor. electronic arts’ın Kanada stüdyolarında geliştirilen oyun için bu sene yine Amerikan Futbol Ligi “MLS” oyuna sponsor oldu. Zaten oyunu Internet’te herhangi bir sitede aramaya kalktığınızda FIFA 2001 Major League Soccer ismi karşınıza çıkıyor. Oyunda yine 3D oyuncu modellemeleri, gol sonrası sevinç gösterileri ve maç başlangıç görüntüleri var. Her sene olduğu gibi top saklama tekniklerinde bir değişime gidilmiş. Bu sene artık Ctrl ya da Alt tuşlarında bastığımız zaman geçen yıllardaki hareketler yerine değişik varyasyonlar seyredeceğiz. Tabi top sizde olmadığı zamanlardaki taktiklerde de bir değişime gidildiği gelen duyumlar arasında. Ama tam olarak bir şey söylemek için oyunun piyasaya çıkmasını bekliyoruz. Oyunda bu yıl en dikkat çekici değişimlerden biri de artık maç sırasında yan hakemleri de görebilecek olmamız. Daha önceleri orta hakem hegomanyasındaki oyunun böylece daha adil bir oynanış sunması bekleniyor. Bariz ofsaytlardan yediğimiz goller daha dün gibi aklımızda. Yan hakemlerin oyunun yapay zekasına bir katkı yapıp yapmayacağını ise oyun piyasaya çıkmasıyla anlayabileceğiz. Umarız yan hakemlerin katkısı sadece grafik çeşitlemesi olarak kalmaz ve oyunlar daha zevkli bir hale gelir.

Kımılda Biraz

Bir 3D model çizersiniz. Modelin eklemlerini, hareket edebilir hale getirirsiniz. Fakat, gerçek insanın yürüyüşündeki ahengi, akıcılığı ve “insanlığı” gerçek insanları kullanmadan o modele veremezsiniz. Eğer modeli kendi tasarladığınız hareketlerle hareketlendirmeye kalkarsanız insan görünüşlü bir robot tasarlamış olursunuz.

Motion capture tekniği çizilen modellere gerçekçi hareketler kazandırmak için kullanılan bir yöntem. Bu yöntemde hareketleri kaydedilecek insanın üzerine bilgisayara bağlı vericiler bağlanıyor. Aynı anda 3D yazılım da çalıştırılıyor ve üzerinde vericiler bağlanan insanın hareketleri gerçek zamanlı olarak modele aktarılıyor ve hareketlendirilmiş bu 3D modeller kaydediliyor.

ea sports’un FIFA serisinde ilk olarak fifa 97’de kullanılan motion capture tekniği, futbolcuların hareketlerine, serinin önceki oyunlarındakilere göre bariz bir gerçekçilik hissi katmıştı. (bkz: fifa 98)’de futbolcuların sevinme, üzülme ve hakeme itiraz etme görüntüleri için de yine motion capture tekniğinden faydalanıldı. fifa 99’da hem hareket sayısı arttırılmıştı hem de futbolcuların ağız hareketleri konuşma, sevinme ve üzülme esnasında değişiyordu. Yine motion capture ile kaydedilen bu hareketlere fifa 2000’de pek çok yenileri eklendi. Mesela artık futbolcuların surat mimikleri vardı ve gol atan bir futbolcunun yüzünden sevincini, yere düşürülen başka bir tanesinin yüzünden acısını, kırmızı kart gören bir diğerinin yüzünden de sinirini anlayabiliyordunuz.

FIFA 2001’de Neler Var?

Fifa 2001’de surat modelleri ve üzerinde özellikle durulmuş ve mimiklerde dudak uçuklatan bir gerçekçilik sağlanmış. Artık Hagi gerçekten Hagi gibi; hasan şaş ise zenci değil. Bunun yanında, motion capture kayıtlarında aralarında dünyaca ünlü, lothar matthaus, Hidetoshi Nakata, Paul Scholes, Thierry Henry, Edgar Davids, Gaizka Mandieta, Shimon Gershom’un da bulunduğu pek çok futbolcu kullanıldı. Profesyonel futbolcuların hareketleri kendisini oynanışta da şüphesiz belli edecek. Kafa toplarında kambura yatma, çalımlarda ayağa sert girme gibi “şık” ofansif hareketlerin karşılığında rakipleriniz de yine aynı şekilde “şık” bir biçimde acı çekecekler.

Geçen yıla göre değişmeyen noktalara da kısaca bir göz atalım. İlk olarak bu sene FIFA’nın herhangi bir kural değişikliğine gitmemesinden dolayı oyunda kural olarak değişen bir şey yok. Yine geçen yıllarda olduğu gibi oyun modları da aynı. multiplayer desteğinde ise bir artırıma gidilmemiş yine. Aynı anda LAN üzerinden 4 kişi oynayabileceğiniz bir network oyun modu mevcut. Ayrıca 8 kişiye kadar da aynı bilgisayar üzerinden farklı takımlar seçerek oyun oynama ve turnuva düzenleme şansınız da var. Oyun Hagi ile tanıtımı gerçekleştirdikten sonra piyasayı uzun süre meşgul edeceğe benziyor. Eğer siz de oynayanların böbürlenmelerinie aldırış etmek istemiyorsanız oynamamazlık etmeyin, acele edin.

oğuzhan özdemir – alp burak beder
gamepro Dergisi – Kasım 2000 – 13. Sayı – ISSN: 1302-5651 Yaysat No: 2000011
Sayfa: 24

https://arsivsozluk.com/d/20
Devamını okuyayım...
disco
0

arşiv sözlük

buraya manifesto gelecek. :)
arsivsozluk
0